İRAN TÜRKLERİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ YARINI

01 Şubat 2026

Fotoğraflar: M. Kemal Sallı

Turan Kültür Merkezi Süleymaniye Kürsüsü etkinliklerimize, 31 Ocak 2026 Cumartesi günü 14.00’te, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Konferans salonunda, Dr. Babek Cevanşir’in konuşmacı olduğu “İran Türklerinin Dünü, Bugünü ve Yarını” konulu konferansımızla devam ettik.

Kendisi de İran Türklerinden olan ve Türk tarihi, dili ve edebiyatı alanında yetkin bir akademisyen olan Dr. Babek Cavanşir gerçekten de bilgilendirici ve aydınlatıcı bir konuşma yaptı. Cavanşir konuşmasında şunları söyledi:

“İran ele alındığında, özellikle oryantalist yaklaşımların yarattığı çarpıtmaların da etkisiyle, zihinlerde çoğu zaman 2500 yıllık kesintisiz bir Fars medeniyeti anlatısı canlanmaktadır. Oysa konu, birinci el tarihsel kaynaklar ve veriler ışığında derinlemesine incelendiğinde, bu anlatının gerçeği yansıtmadığı; aksine İran Platosu’nun, tarih öncesinden başlayarak Türklerin gelip yerleştiği stratejik bir coğrafya olduğu açıkça görülmektedir. İran Platosu’ndaki Türk varlığını ve Türk kimliğini iki temel boyutta ele almak mümkündür. Bu boyutlar şunlardır:

  1. Artzamanlı (tarihsel) ya da dikey boyut
  2. Eşzamanlı (güncel) ya da yatay boyut

Artzamanlı (Tarihsel) ya da Dikey Boyut: İran Platosu’nda Türklerin varlığı, artzamanlı (tarihsel) açıdan değerlendirildiğinde, neredeyse tarihin her dönemine uzanmaktadır. Bununla birlikte Türkler, özellikle yaklaşık bin yıllık bir süre boyunca bu coğrafyada siyasal, askerî ve kültürel bakımdan başat ve belirleyici bir konuma sahip olmuşlardır. Öyle ki İran Platosu’nda şekillenen kültür, sanat ve edebî birikimin ortaya çıkışında Türk patronajı temel bir rol oynamıştır. Bu tarihsel süreklilik, Türk varlığının kimliksel bir derinlik kazanmasına yol açmış olup, bu yönüyle “dikey boyut” olarak da tanımlanabilir. Bu boyutun en çarpıcı ve özlü tanımlarından biri, tarih felsefesi ve sosyolojinin kurucu isimlerinden İbn Haldun’un el-Mukaddime adlı eserinde yer almaktadır. İbn Haldun burada İran Platosu’nu şu sözlerle nitelendirir: ‘İran toprağı Türklerin toprağıdır.’ Türklerin İran Platosu’na yönelik göç ve yerleşme hareketleri esas olarak üç ana güzergâh üzerinden gerçekleşmiştir: 1. Kafkasya ve Derbent Geçidi (kuzeyden), 2. Horasan bölgesi (doğudan) ve 3. Anadolu (batıdan).

İran Yaylası ile Türklerin tarihsel temasını kronolojik bir çerçevede aşağıdaki şekilde sınıflandırmak mümkündür:

  1. İlkin Evre (M. Ö. 40.000-M. Ö. 9.000)
  2. Aziyatik Kavimler ve Erken Türk Dönemi (M. Ö. 9000-M. Ö . 5. yy.)
  3. İlk İranî-Aziyatik-Türk Dönemi (M.Ö. 559-M.Ö. 330)
  4. Yunan ve Helenistik Dönem (M.Ö. 330-M.Ö. 64)
  5. İslam Öncesi İranî-Türk Dönemi (M. Ö. 30-M. S. 852)
  6. Arabî-Türk Dönemi (610-1258)
  7. İranî-Türk İslam Dönemi (795-1187)
  8. Türk Dönem (1037-1925)
  9. 1925 Sonrası Dönemi (1925-)

Özellikle 1037 yılından sonra Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulmasıyla birlikte, bu tarihten itibaren bölgenin (İran, Anadolu, Kafkasya, Irak, Suriye vb. bölgeler), daha özelde ise İran Platosu’nun, Türkler lehine hızla ve belirgin biçimde demografik bir dönüşüme girdiği görülmektedir. Türk nüfusu artmış, yerleşim alanları genişlemiş ve süreç içerisinde bölge giderek homojenleşen bir Türk coğrafyası hâline gelmiştir. Buna karşılık Selçuklu öncesi dönemde İran Platosu ve çevre bölgelerde (Anadolu, Kafkasya, Irak, Suriye vb. bölgeler) etnik ve dilsel açıdan bir homojenlikten söz etmek mümkün değildir. Aksine bu alanlar, son derece heterojen ve çok katmanlı bir etnik yapıya sahipti. Ancak bu heterojen yapı içerisinde dahi Türklerin, siyasal ve askerî bakımdan belirgin biçimde öne çıktıkları görülmektedir. Türkler, bir yandan bağımsız siyasî oluşumlar kurmuş, diğer yandan ise Türk olmayan devletlerin bünyesinde ordu kurumunu büyük ölçüde ellerinde tutarak, bu devletlerin askerî, idarî, siyasi, kültürel, sanatsal ve inançsal yapılarının Türkleşmesinde belirleyici rol oynamışlardır. Nitekim Selçuklu öncesi dönemde İran Platosu ve çevresinde tespit edilebilen Türk siyasi oluşumlarının sayısı yaklaşık yirmi iki (22) civarındadır. Bu durum, Selçuklu öncesinde dahi Türklerin bölgede yalnızca askerî bir unsur değil, aynı zamanda kurucu ve dönüştürücü bir tarihsel aktör olduklarını açıkça göstermektedir.

 

Yukarıda belirtildiği üzere, dokuzuncu evre (1925 sonrası dönem) dışarıda bırakıldığında, ilk sekiz evre birlikte değerlendirildiğinde, söz konusu bölgelerde Türklerin etkisinin giderek arttığı ve zamanla baskın (dominant) bir unsur hâline geldikleri açıkça görülmektedir. Bu süreçte Türkler, yalnızca askerî ya da demografik bir güç olarak değil, aynı zamanda siyasal düzen kurucu bir aktör olarak da tarih sahnesine çıkmışlardır. Nitekim İran tarihinde kurulmuş olan Türk kökenli siyasî yönetimlerin sayısı yaklaşık doksan bir (91) olarak tespit edilmektedir. Bu siyasal oluşumlar içerisinde özellikle Gazneliler, Büyük Selçuklular, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Afşarlar ve nihayet 1925 yılında İngiliz destekli askerî bir darbeyle devrilen Kaçar yönetimi özellikle zikredilmelidir. Bu hanedanlıklar, İran coğrafyasının siyasî, askerî, kültürel ve idarî yapılanmasının şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamış; bölgenin tarihsel kimliğinin oluşumuna kalıcı izler bırakmıştır.

Yakınçağa gelindiğinde, oryantalist yaklaşımların etkisi ve özellikle İngiltere’nin Hindistan üzerinden İran’a yönlendirdiği Zerdüştî kökenli casusluk ağı ve ticaret şebekesi aracılığıyla, İran’ın tarihsel ve toplumsal ontolojisiyle örtüşmeyen yapay bir İran kimliği inşa edilmiştir. Bu süreçte, İran’ın tarihsel gerçekliğiyle uyumlu olmayan yeni bir kimlik tasavvuru sistematik biçimde dolaşıma sokulmuştur. Bu bağlamda, İngilizler ve Ruslar tarafından yürütülen siyasal ve entelektüel çalışmalarla anti-millî nitelikteki kişi ve akımlar “millî” olarak sunulmuş, buna karşılık tarihsel anlamda millî kimliği temsil eden kişi ve figürler ise bilinçli biçimde anti-millî gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Böylece modern İran’da kimlik inşası, dış müdahalelerin yönlendirdiği ideolojik bir çerçeve içinde şekillenmiş; tarih, kültür ve hafıza alanlarında kalıcı kırılmalar meydana gelmiştir.

Eşzamanlı (Güncel) ya da Yatay Boyut: Günümüz İran’ında Türkler, eşzamanlı olarak ciddi bir nüfus ağırlığına (nisbî çoğunluğa) ve ülke genelini kapsayan yaygın bir coğrafi dağılıma sahiptir. İran Türkleri’ne özgü bu kimliksel gerçeklik, “yatay boyut” olarak tanımlanabilir. Bu boyut, Türklüğün bugünkü İran’daki kimliksel, siyasal, kültürel, sanatsal, dilsel ve toplumsal konumunu da kapsamaktadır. İran’daki diğer etnik grupların ve hatta Fars dillilerin aksine, ülke genelinde kesintisiz bir coğrafi yayılıma sahip olan yegâne millet Türklerdir. Bu durum, İran Türklerini yalnızca sayısal bakımdan değil, aynı zamanda mekânsal ve toplumsal bütünlük açısından da özgün bir konuma yerleştirmektedir. Özellikle vurgulanmalıdır ki, Türkiye’den sonra dünyada en fazla Türk nüfusuna sahip ülke İran’dır. Aynı şekilde, İstanbul’dan sonra en fazla Türkçe konuşan nüfusa sahip şehir de İran’ın başkenti Tahran’dır. İran Türklerinin nüfusuna ilişkin olarak literatürde %36,1’den başlayıp %40, %42, %43, %58, %60 ve hatta %64’e kadar uzanan farklı oranlar dile getirilmektedir. Bu oranlar arasında farklılıklar bulunsa da, en düşük tahmin olan üçte bir (%33) oranı dahi, Türklerin İran nüfusu içerisinde nisbî çoğunluğa sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.”

Dinleyicilerinin konuyla ilgili sorularını da cevaplayan Cavanşir, İran’da bugünkü Türk yerleşimiyle ilgili hazırladığı haritaya dikkat çekip çok stratejik olan bu yerleşim İran’ın bütününe dağılmıştır, Türklerin bütünlüğü ve gücü bölünmemiş bir İran’la mümkündür diyerek Türklerin İran üzerinde oynanan emperyalist oyunlara gelmemeleri gerektiğine vurgu yaparak konuşmasını bitirdi.

 

Etiket:

Kategori: Duyurular, Genel, Süleymaniye Kürsümüz

Comments are closed.